İlk sözünü edeceğimiz vezirli ad; İzmir’in 1922 yangını öncesi en büyük yapısı olan Büyük Vezir Hanı. Ünlü Frenk Caddesi’nin “Mahmudiye” adını taşıyan bölümünde yer alan bu hanın günümüzde yaklaşık yeri, Mimar Kemalettin Caddesi ile 1326. ve 1330. sokakların kesiştiği köşedir. Hanın inşası, Girit seferi sırasında İzmir’i merkez üs olarak kullanan Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından 1675 yılında başlatılmış, Vezir Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından 1677 yılında tamamlanmıştır. Kare plânı ve avlusuyla klasik Osmanlı hanlarının tipik bir örneği olan yapıda, Kireçlikaya mevkiinde bulunan eski Roma Tiyatrosu’nun masif taş blokları ve beyaz mermerlerinin kullanıldığı rivayet edilmektedir. Küçük Demir Hanı ile birlikte 20. Yüzyıl başında, özellikle ticaret ekonomisi açısından şehrin en önemli noktalarından biri olan Büyük Vezir Han, inşasından kısa süre sonra meydana gelen 1688 depreminden büyük zarar görmüştür.1778 yılındaki depremde de zarar gören hanın, 1779 yılı Temmuz ayında çıkan yangında bir bölümü yanmıştır. İki katında toplam 104 odası ve Çakı ve de Çuha adlı iki bedesteni bulunan han, 1922 büyük yangınında tamamen yanmış, kalan duvar parçaları ise bölgenin imar hareketleri sırasında yıkılmıştır.
Aynı bölgede bulunan bir diğer han ise Vezir Hanı ya da Küçük Vezir Han’dır. Günümüzdeki yaklaşık yeri, Halit Ziya Bulvarı ile 1332. Sokak’ın kesiştiği bölge olan, avlulu ve iki katlı hanın inşası, Büyük Vezir Hanı gibi, Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından 1675 yılında başlatılmış, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından 1678 yılında tamamlanmıştır. 1779 yılındaki yangında bir bölümünün yandığı bilinen 35 odalı han da, 1922 büyük yangınında tamamen yanarak yok olmuştur.
Vezir sözcüğü taşıyan adları İzmir’in su yollarından birinde de görürüz. Bu adlar Vezir Köprüsü ve Vezir Suyu’dur. Vezir Suyu, Halkapınar tesisleri kurulmadan önce şehrin en önemli iki kaynağından biri olan ve Şirinyer yakınlarındaki bir kaynaktan çıkan sudur.

Bu suyun şehre getirilişi, Fazıl Ahmet Paşa’nın Girit’i zaptından sonradır. “Donanma merkezi” olarak kullandığı İzmir’e armağan ettiği bu suyu İzmirliler önceleri içmez. “Paşa, sen Girit’i zapt edip, oradaki küffarı vurup malını talan ettin. O haram para ile yapılan suyu içmeyiz” der. Bunun üzerine Fazıl Ahmet Paşa önce suyun boşa akmasını önlemek için şehirde altı tane su değirmeni yaptırır. Ardından Girit’e tellallar göndererek “Bende alacağı vereceği olan var mı?” diye sordurur. Böyle bir şey olmadığına dair kadı senetleri getirtir ve İzmirliler bu ispattan sonra suyu “Helâl” bilerek kullanmaya başlar.
Daha sonraları, Cami-i Atik Mahallesi sakinlerinden Hacı Osman Ağa tarafından, 1656 yılında (bazı araştırmacılara göre de 18. Yüzyıl’ın ilk yarısında) yaptırılmış olan çeşmelerden Kızılçullu’dan getirtilen suyun akıtılması sağlanır. Bazı kaynaklara göre Fazıl Ahmet Paşa’nın kâhyası ya da vekilharcı olduğu belirtilen Osman Ağa, bu iş için günümüzde Yeşildere adıyla bildiğimiz Sinekli Çayı üzerindeki su kemerini de yaptırtır. Osman Ağa suyu Şirinyer’de tren istasyonu yakınlarında bir tarla içinde çıkıp, hiçbir pompaj gereği olmadan künklerin içinde kendi kendine akmaktadır. Kaynağın altında büyük bir yer altı akıntısı olduğu bilinmektedir. Günümüzde Şirinyer Parkı’nın yanında bulunan bir noktada kalan alandan çıkan bu suyun toprak üstünden kemer ve kanallarla, kapalı olarak Tamaşalık’a kadar geldiği ve buradan yer altına alınarak toprak künklerle önce Selatinoğlu, Taslıçeşme ve Ali Reis Mahallesi’ne, oradan da Namazgâh ve Mevlevi Dergâhı’na ulaştığı bilinmektedir. Vezir Ağa Suyu ile birlikte 1857 ve 1917 yıllarında büyük onarım görür. Vezir kemeri orta bölümü 1930 yılındaki su taşkınında yıkılmıştır. 1914 yılında başlanan demir boru ile akıtılması projesi ise ancak 1938 yılında tamamlanabilir. 1950’li yıllarda başlayan çevre kirlenmesi sonucu içilebilir niteliklerini yitirdiği anlaşıldığından her iki su da kullanıma kapatılır.
Vezir sözcüğünü aynı bölgede bir mahalle adında da görürüz. Konak ilçesinin bir mahallesi olan Vezirağa Mahallesi, kuzey yönünde İmariye, doğu yönünde Yeşildere, güney yönünde Lale mahalleleri ve batı yönünde 19 Mayıs Mahallesi ile çevrilidir. Konak’a bağlı 5353 numaralıdan 5574 numaralıya kadar olan sokaklardan bazıları ile 2251 numaralı sokak bu mahalle sınırları içindedir. Mahalleye bu adın verilmesinin nedeni, bölgede bulunan ve Vezir Suyu’nun şehre akıtılmasını sağlayan su kemeridir. Mahallede “Vezirköprü Camisi” adıyla, Yeşildere Caddesi üzerinde bir de cami bulunmaktadır.
1922 yangınından önce Büyük Vezir Han’a çıkan bir sokak da, Vezir Han Sokağı adıyla anılmıştır.
İzmir merkezde “Paşa” sözcüğü içeren adlar da vardır. Bunlardan bazılarını da yazının aldığı boyutlarda şöyle sıralayabiliriz:
Öncelikle Fazıl Ahmet Paşa Camisi ve Medresesi’nden söz etmek gerekir. Çünkü 1922 yangınında yok olmuş nadide eserlerdendir. Bu cami dönemin Kasap Hızır Mahallesi’nde, yukarıda sözü edilen Büyük Vezir Hanı’nın yanındadır. 17. Yüzyıl’ın ikinci yarısında Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa tarafından inşa ettirilen cami, bulunduğu mevki nedeniyle “Balık Pazarı” adıyla da anılmaktaydı. Ünlü Meyhane Boğazı’na giden yolun başlangıcı bu cami ile zamanın meşhur Çakı Bedesteni ile Çuha Bedesteni, Büyük ve Küçük Vezir hanlarının bulunduğu Kantar mevkiinden geçmekteydi. Büyük yangında kül olan çarşı ve caminin kalıntıları Fevzipaşa Bulvarı’nın açılış çalışmaları sırasında tamamen yok olmuştur. Oldukça büyük olan kubbesinin altında bulunan yekpare halı, işgal sırasında Yunan askerleri tarafından süngülenerek parçalanmıştır.
Cami külliyesi içindeki medrese aynı dönemde yine Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Külliye de tüm yapılarıyla birlikte 1922 büyük yangınında yok olmuş, harabesi ise Fevzipaşa Bulvarı’nın açılması sırasında yapılan yıkımla tarihe karışmıştır.
İzmir merkezdeki “Paşa”lı adların en önemlisi hiç kuşkusuz ünlü devlet adamı Mithat Paşa’nın adını taşıyan semt, cadde ve okuldur.





Düzenlenen ilk piyangonun geliri okulun bütçesinde rahatlama sağladığı için Viyana’dan Viktor Callea adlı bir müzisyen getirtilerek 80 öğrencilik Sanayi Mektebi Bandosu kurulur. Ayrıca verilen derslere “Fransızca” da eklenir. 1906 yılında yine yurt dışından getirtilen Gros adında bir uzmanın gözetiminde “Sepetçilik” bölümü açılırsa da, üç yıl sonra kapatılır.
İzmir’in işgali sırasında okula Yunan ordusu tarafından el konulur ve “Terzilik” ile “Marangozluk” bölümlerinin az da olsa süren çalışması dışında tüm bölümler kapatılır ve öğrencileri dağıtılır. Bina gündüzleri dışarıda çalışan kimsesiz çocukların barınmaları için kullanılır. Kurtuluştan sonra okul 75 öğrenci ile yeniden eğitime başlar. Büyük kurtarıcı Atatürk İzmir’e gelişleri sırasında okulu da üç kez ziyaret eder. Bu ziyaretlerin ilki Atatürk’ün İzmir’e altıncı gelişine rastlayan 13 Şubat 1923 günü gerçekleşir. İkinci ziyaret yaklaşık bir yıl sonraya ve Atatürk’ün İzmir’e dokuzuncu gelişinde; üçüncü ziyaret ise onuncu gelişinde 14 Ekim 1925 tarihinde gerçekleşir. Günümüzdeki Uluslararası İzmir Fuarı’nın temeli olan “Birinci Dokuz Eylül Sergisi” de 4 Eylül 1927 tarihinde bu binada açılır.
25 Ekim 1930 tarihinde İzmir’in son yüzyılda yaşadığı en büyük sel felâketinde okulun tesviye, torna ve teneke atölyelerinin duvarları yıkılır ve içeriye doluşan sular bodrum katıyla, birinci katı tamamen basar. Öğrenciler mahsur kalır ve atölyelerin tamamı mahvolur. Zarar öylesine büyüktür ki, sular çekildikten sonra okulun içinden çıkarılan moloz ve çamur miktarı 4 bin atlı yük arabasından fazladır. Bu olayla birlikte sanat okulunun “akşam” kısmı kapatılır. Bu olay, okulun geçirdiği büyük yangından önce yaşadığı en önemli yıkım olur. Okulun eski haline dönmesi için yapılan onarım -Vali Kâzım Dirik’in müthiş ilgisine rağmen- o yılların koşullarından dolayı beş yıl sürer. Erkek Sanat Okulu olan adı 4 Haziran 1943 tarihinde “Mithat Paşa Erkek Sanat Okulu”; 1943 yılı Temmuz ayında ise “Mithat Paşa Erkek Sanat Enstitüsü” olur. 31 Mart 1997 akşamı büyük bir yangın geçiren okul tepeden tırnağa onarılarak, aynı yılın Ekim ayında yeniden açılır.
Mithatpaşa adını taşıyan ikinci önemli yer caddedir. Konak İlçesi’nde, Saat Kulesi önünden başlayarak Narlıdere İlçesi sonuna kadar devam eden ve İzmir’in şehir içindeki aynı adı taşıyan yaklaşık 25 kilometre uzunluğunda en uzun arteridir. 1880’lerde Göztepe Caddesi adıyla açılan caddenin Cumhuriyet sonrasındaki adı İnönü iken 1951 yılında Mithatpaşa adı verilmiştir. Caddeye adı verilen Mithat Paşa, 1822 yılında İstanbul’da doğar. 1880 yılında İzmir Valiliği’ne atanan ve Sarı Kışla ile Göztepe arasındaki yolun bir kısmını açmayı başaran Mithat Paşa, 23 Mayıs 1881 tarihinde tutuklanması için gönderilen emir üzerine Fransa Konsolosluğu’na sığınır. Daha sonra yapılan duruşmalar sonunda, sürgün cezasıyla 1891 yılı Temmuz ayında Taif’e gönderilir ve orada öldürülür. Oradaki mezarından alınan kemikleri 26 Haziran 1951 tarihinde İstanbul’a getirilerek Hürriyet Tepesi’ndeki yerine gömülür.
Söz Mithat Paşa’dan açılmışken onun Kordon’daki arsasından da söz etmek gerekir. Osmanlı devlet düzeninde önemli reformlar yapmış ve asıl adı Ahmet Şefik olan Mithat Paşa 1880 yılının Ağustos ayında Aydın Valiliği görevine atanarak İzmir’e gelir ve adeta harabeye dönmüş bir şehirle karşılaşır. 29 Temmuz 1880 günü meydana gelen oldukça şiddetli bir yer sarsıntısı İzmir’de büyük zarara yol açmıştır. Bu arada özellikle Rum eşkıyanın yağma ve soygun olayları almış yürümüştür. Mithat Paşa göreve başladığının ikinci günü kendisine sunulan bir belgeyi okuyunca adeta çılgına döner: “Her kim, gece sokağa çıktığında üzerinde en az on mecidiye akçe ya da gümüş ve altın saat benzeri şey bulundurmaz ise, soyulduktan sonra hakaret edilecek ve dövülecektir.” Hemen harekete geçen Paşa, yalnızca Konak Meydanı’nda haydut astırtmakla kalmaz, kısa zaman içinde İzmir’de polis ve jandarma teşkilâtının kurulmasını da sağlar.
Mithat Paşa, İzmir’in imarı için de oldukça çaba harcar. O yıllarda bir tek cadde bulunmayan şehirde, iç Ege’den demiryolu ile Basmane’ye getirilen tarım ürünleri ve diğer ticarî eşya Rıhtım’da bulunan gemilere çok dar sokaklardan, üstelik eşek ya da develerle taşınmaktadır. Bu nedenle Mithat Paşa, ilki Basmane Garı’ndan Kışla’ya; ikincisi de Kışla’dan Göztepe’ye iki büyük caddenin açılmasını İstanbul’a kabul ettirir. Bab-ı Âli çok geçmeden bu işten vaz geçerse de Mithat Paşa Göztepe’ye giden yolun bir kısmını açmıştır bile.
Bu arada bir Fransız şirketi tarafından yaptırılan ve günümüzde Kordon adıyla anılan İzmir Rıhtımı, Pasaport İskelesi civarındaki bir bölümü dışında 1876 yılında tamamlanmıştır. Yapımcı şirket, doldurularak kazanılan arsaları parça parça satmaktadır. Mithat Paşa bu satış işiyle ilgilenir ve sonraki yıllarda büyük değer kazanacağını düşündüğü arsaların Türk tüccarlar tarafından da satın alınmasını ister. Ancak önerisi beklediği ilgiyi görmez. Çünkü Türk tüccarlar o dönemlerde inşaat yatırımlarına fazla önem vermemekte, üstelik söz konusu alanın değer kazanacağını da kabul etmemektedirler. Mithat Paşa bu yanlış düşüncenin önüne geçmek için şehrin önde gelen zenginlerini makamına davet ederek konuşur. Türk tüccarlara örnek olmak için de kısa bir zaman sonra arsalardan birini kendisi satın alır. Ancak Mithat Paşa’nın arsaya büyük bir yapı konduracak kadar parası yoktur, ayrıca başı İstanbul ile iyice derttedir. Nitekim 17 Mayıs 1881 gecesi “Padişah Abdülaziz’in öldürülmesinden sorumlu olduğu” gerekçesiyle tutuklanmak istenen Mithat Paşa verdiği ani bir kararla Fransız Konsolosluğu’na sığınır. Daha sonra zamanın Adliye Nazırı İzmir’e gelerek Paşa’yı konsolosluk binasından alarak İstanbul’a götürür ve Mithat Paşa sürgün gittiği Taif’te öldürülünceye kadar bir daha İzmir’i göremez.
Paşa’nın “İzmir’de sürgün”e mahkûm edilen ailesi vali konağından kovulurcasına çıkartılır ve eşyaları pencerelerden atılır. Eşleri, çocukları ve yardımcıları perişan olur. Kendilerine bir ev buluncaya kadar çadırda yaşamak zorunda kalırlar. Mithat Paşa’nın arsası uzun yıllar üzerinde kurulan baraka benzeri küçük yapılarla kullanılır. Ancak 1908 yılında Meşrutiyet’in ilânından sonra yabancı bir şirket günümüzdeki “yap, işlet, devret” yöntemi gibi bir sistemle arsaya talip olur ve “25 yıl kullandıktan sonra aileye devretmek” koşulu ile Paşa’nın arsasına bina yapmak için ruhsat alır ve “Mithat Paşa Ferhanesi”ni inşa eder. “Ferhane” ya da başka bir deyişle “berhane”; ortasındaki avlunun iki yanında çok sayıda dükkân bulunan büyük binalara denmektedir ve İzmir’de bunlardan çok sayıda vardır. Mithat Paşa’nın büyük eşi Naime hanım İzmir’in işgalinden bir yıl önce vefat eder ve söz konusu bina da 1922’deki büyük yangında tamamen yanarak tarihe karışır
Konuyu bağlarken İzmir merkezde bulunan “Paşa”lı adlardan birinin Bostanlı’da, Bostanlı İlkokulu adıyla temeli 10 Mart 1959 tarihinde atılan Mustafa Reşit Paşa İlkokulu olduğunu da eklemek gerekir.