Saat Kulesi maketinin serüveni

Bu yazıda bulunan İzmir Saat Kulesi maketi fotoğraflarının her türlü telif hakkı yazara aittir. Kaynak gösterilerek dahi yazardan yazılı izin alınmadan kullanılamaz…

“İzmir şehrinin simgesi nedir?” diye sorulduğunda aklımıza gelen ilk yanıt hiç kuşku yok ki Saat Kulesi’dir. Bu güne kadar birçok kurum, kuruluş ya da kişi bunu değiştirmek için oldukça çaba ve hatta para harcadılar ancak İzmir Saat Kulesi’nin büyüleyici özelliği asla çizilemedi. Yapıldığı günden bu yana hem şehrimizde “En çok fotoğrafı çekilen obje” hem de “Önünde en çok fotoğraf çekilen nokta” olma özelliğini de açık ara hiçbir yere kaptırmadı.

Bu nedenle inşa edildiği yıldan bu yana geçen yüz on dört yıldan fazla zamanda önemini hiçbir an yitirmeyen kulemizin yapılış öyküsünü çoğu kişi bilir. Ancak burada kısaca anımsatmakta yarar var.

1901 yılında, Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılı anısına birçok vilayetlerle bazı kazalarda çeşitli anı eserleri yaratılmaya karar verilir. İzmir’deki saat kulesi de böyle bir çalışma sonucu ortaya çıkmış bir eserdir. İzmir valiliği de konuyla ilgili olarak toplantılar düzenler. 1 Ağustos 1900 tarihinde dönemin valisi Kıbrıslı Kamil Paşa’nın başkanlık ettiği ve Belediye Başkanı Eşref Paşa’nın da katıldığı ilk toplantıda Vilayet Konağı önündeki alanın ortasına, saatli bir kulesi de olan dört yönlü bir çeşme yapılması kararlaştırılır. Ancak Kamil Paşa, Sultan’ın tahta çıkış yıldönümünü armağanı olarak sadece kuleli bir çeşme yapımı ile yetinmemekte ve ikinci bir armağanın da yapılmasını istemektedir. Bu istek de Sarı Kışla’nın iç avlusuna görkemli bir havuzun da yaptırılması kararıyla hayata geçer. “Yirmi beşinci yıl”ı vurgulamak için de saat kulesinin yüksekliği yirmi beş metre, havuz da yirmi beş çeşmeli olarak düşünülür.

Kamil Paşa, inşaatla ilgili olarak küçük bir kurul oluşturur. Kurul üyeleri başta Belediye Reisi Eşref Paşa olmak üzere, Vilayet İdare Meclisi Üyesi Abdülkadir Paşa, Askerîyeyi temsilen Kaymakam Şevket Beyefendi, Tüccardan Arabyan Karabet Efendi, Tüccardan Sarrafin Efendi ve Vilayet Nafia Başmühendisi Baranofski Efendi’dir.

Kurulun önemli görevlerinden biri, bu işin yaratıcısı olacak olan mimarın kim olacağını belirlemektir. Çeşitli adaylar değerlendirildikten sonra Frenk Mahallesi’nde bir mimarlık ofisi olan Raymond Charles Péré’de karar kılınır. Öğretmenliği bırakan bir dostunun yerine Fransızca dersleri vermek üzere İzmir’e gelen Péré, kısa bir zaman sonra söz konusu ofisi açarak mimarlık yapmaya başlamıştır. 1854 yılında Fransa’da doğmuş olan Péré, bir zaman Bordeaux Güzel Sanatlar Okulu’na devam etmişse de olanaksızlıklar nedeniyle eğitimini yarıda bırakmıştır. Vilayetin teklifi gelinceye kadar Péré’nin şehirde iz bırakan türden bir eseri yoktur ve saat kulesi ilk kalıcı eseri olacaktır.

Sonuçta ön anlaşmaya varılır ve Péré hemen ilk çizimleri oluşturmaya başlar. Hedefi, şehre yakışır ve “orient” çizgilere sahip bir kule yaratmaktır. Yapım için o dönemlerde oldukça yaygın olan metal yapı malzemesini hiç düşünmeden taş ve mermere yönelir. Öte yandan kulede İzmir’den de çizgiler olsun ister ve o güne kadar pek beğendiği bir mimari eleman olan Şadırvan Camii baldakenlerini örnek alarak kulenin dört yanında sebiller oluşturur. Baldaken, bir mimari yapıyı taşıyan kolonlardan bağımsız kolonlar üzerinde duran sundurma biçimli örtü ya da ana yapıdan bağımsız tavan demektir. Baldaken sözcüğü İspanyolca’da bir sunak ya da kapının üzerine gölgelik olarak asılan ve Bağdat’tan getirtilen, brokar işlemeli örtüye verilen Baldaquin adından gelmedir.

Péré kısa zamanda çizimi tamamlar ve hemen ilk toplantıda eskizleri kurula sunar ve oldukça beğeni alır ve kulenin yapımı da 1700 lira karşılığında Péré’ye verilir. Kışla avlusundaki havuzlu sebil de Péré çizimiyle inşa edilecektir. Öte yandan Padişah Abdülhamid ne kadar önemli görevler vermek zorunda kalırsa kalsın Vali Mehmet Kamil Paşaya kesinlikle güvenmemekte, sürekli izletmektedir. Mehmet Kamil Paşa bu durumu iyi bildiği için, kulenin yapılmasını Sultan’a kabul ettirmek amacıyla, som gümüşten bir maketin yapılarak armağan olarak gönderilmesi kararını da kuruldan çıkartır. Bu işi yapacak tek usta İstanbul’da, Pera’da dükkanı olan Zinguilli ustadır. Çizimlerin birer örneği hemen İstanbul’a gönderilir ve maketin yapım işi 375 liraya Zinguilli ustaya verilir. Bu arada Zinguilli ustanın adına Atatürk’ün özel eşyaları ve giysileri arasında da rastladığımızı belirtmek isterim. 6.5 cm. uzunluğunda, üzerinde damla şeklinde bir büyük pırlanta taş ve ona bağlı küçük bir inci bulunan bir kravat iğnesi de Zinguilli ustanın imzasını taşımaktadır.

Öte yandan Saat kuleli çeşmenin ahşaptan yapılmış, yaklaşık 9 metre yüksekliğinde bir modeli de inşaat alanına konulur ve 1 Eylül 1900 tarihinde törenle kule ile sebilin temelleri atılır. Ancak ilk anda dış yüzeyi bu kadar çok işlemeli bir yapıda kullanılabilecek yumuşaklıkta taşların sağlanması sorunu ortaya çıkar. Hindistan’dan getirilebilecek böyle bir malzemenin yapım masrafını ne kadar arttıracağının hesabı yapılırken, bir taş ustasının önerisiyle Denizli’nin Sarayköy’ündeki bir taş ocağından örnek taşlar getirilir. Mimar malzemeyi çok beğenir ve gece gündüz çalışılarak ocaktan çıkarılan taşlar iki hafta içinde İzmir’e ulaşır. Bunda İzmir – Aydın demiryolunun bağlantılı olarak Kordon tramvay hattını da kullanması ve taş yüklü vagonların Hükümet Meydanı’nın çok yakınındaki Gümrük Önü’ne kadar gelebilmesi de önemli rol oynar. Taş ustaları da oldukça yumuşak olan bu taşları testerelerle kesip, küçük keskilerle yontmaya başlar.

Ancak beyaz mermer platform üzerindeki yapı yükselip, yüzeydeki bezemeler belirdikçe halk arasında bir dedikodu yayılır: “Testerenin bile kolayca kestiği yumuşaklıktaki bu taşlarla bu yükseklikte yapılacak olan kule kesinlikle sağlam olmaz. Çürük görüntülü bu taşlar günlere yağan İzmir yağmurlarına dayanamaz ve erir gider. Bu kule de çöker!” Söylenti yayıldıkça bağış yapan eşraftan kişiler valiliğe çıkarak ve tedirginliklerini aktarır. Mehmet Kamil Paşa İzmir’de bilinen ne kadar mimar ve usta varsa çağırır ve onlardan bir kurul oluşturur. Bu kurul yaptığı inceleme sonunda “Taşların yağmur ve güneş gibi dış etkilerle erimek şöyle dursun, daha da sertleşeceği” raporunu verince kule yapımı hızlanır. Bu arada bir hayli süslü ve renkli olan kulede kullanılacak olan yeşil ve bordo renkli mermer sütunlar Marsilya’dan getirtilir.

1901 yılına girildiğinde işler iyice hızlanmıştır. Zinguilli usta büyük emek verdiği maketi Mart ayında tamamlar ve gümüş model önce İzmir’e getirtilerek Vali ve kurulun oluru alınır. Çok beğenilen maketin Sultan’a Eşref Paşa ile aynı zamanda Mehmet Kamil Paşa’nın oğlu olan Sait Bey tarafından sunulması kararlaştırılır. Bahriye Binbaşısı olan Sait Bey aynı zamanda II. Abdülhamit’in yaverlerinden biridir. Sunumda, Padişah modeli çok beğenir ve bunu açıkça da dile getirir.

Aynı dönemlerde Gördes’te kaymakamlık yapmakta olan büyük hiciv ustası Şair Eşref de kuleli çeşmenin yapımı ile ilgili bir şiir yazar ve şiir İzmir’de basılmakta olan Ahenk Gazetesi’nde yayımlanır.

Hazret-i Sultan “Hamid” hanı ila yevmü’l-kıyam
Afiyetle kamran etsin Huda-yı lem-yezel Mülkü ihya,
milleti mesûd kıldı himmeti Adl ve ihsanı,
cihanda oldu bir darb-ı mesel oldu vakte ol şahın sal-i cülûsu yirmi beş
Ol mukaddes vakte tazimen yapıldı bu mahal
Asdakadan bir vezir-i Kamili tensib edib
Besmele ile evvela bizzat vaz etdi temel
Görmeden sanma bunu, adî yapılmış bir kule,
Gel de gör kadd-i bülendi Mısır’ın ehramın bedel,
İddia etmem bunun emsali hiç yoktur diye,
çünkü var misli mücevherle murassa bir model
Bir su içdim “oh” çekib Eşref dedim tarihini:
Mevkiinde oldu saatle bu çeşme pek güzel.


Şiirin eski harflerle yazılışında, tarih mısraındaki harflerin değeri ebced hesabında 1319’dur. Hicri 1319 yılı ise Miladi takvimde, eserin yaratıldığı yıl olan 1901’dir.

Bunun sonucunda iş daha da hızlandırılır ve Nisan ayında tamamlanan kaba inşaatın ardından geçilen ince işler de aynı yılın Ağustos ayında bitirilir. Bu arada su şirketi ile de gerekli anlaşma sağlanarak, çeşmelerin şebeke bağlantıları konusu da halledilir.

1 Eylül 1901 günü, büyük bir kalabalık önünde yapılan törende çeşmelerden su akıtılarak kulenin açılışı yapılır. Sekizgen biçimde inşa edilen ve dört bölümden oluşan kule tabanının dar kenarlarında yer alan ve dörder küçük sütun üzerine oturan, at nalı kemerli sebillerin üçer çeşmesi, kurnası ve ortalarında fıskiyeleri vardır. Fıskiyelerden iki tanesi yakın yıllarda yok olmuştur. Hatta bu sebillerin kubbeleri de kısa zaman önce çalınmıştır. Orijinal muslukların da neredeyse tamamı çalınmıştır. Kulenin üst bölümünde, dış yüzlerde bulunan dört adet saat Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından armağan edilmiştir. Yirmi iki adet dişli çarktan oluşan saatin mekanizması üzerinde 1901 tarihi bulunmakta ve her biri beşer kilogramdan fazla ve çelik halatlarla bağlı iki ağırlığın haftada bir yukarıya çekilmesinin sağladığı güç ile çalışmaktadır.

Bu kule ile birlikte Hükümet Konağı ve Kışla arasında kalan alan bir anlam kazanarak İzmir’in ilk kamusal alanı olur. Öte yandan kule tamamlanırken, Kışla avlusundaki havuzlu sebilin yapımı yarıda kalmıştır. Kısa zamanda çıkartılan ek tahsisatla havuzun tamamlanması işi de Péré’nin üstlenmesi sağlanarak birkaç hafta içinde bu havuz da tamamlanır. Şair Eşref bu havuz için de bir şiir yazmıştır. Bu şiirde de ebced hesabı 1319 tarihini vermektedir.

Şehenşah-ı muazzam hazret-i Abdülhamid hanı,
Yaratmıştır cihanda hayr-ı mahz olmak için hallak.
Zamanında yapıldı ol kadar asar-ı umran kim,
Yazılsa bir büyük defter olur fihristi bin yaprak,
Olunca yirmi beş sal-i cülûsu ol Şehenşah’ın,
Edildi cümle-i asar-ı umrana bu da ilhak.
Mukaddes bir günü ettirdiğiyçün halka der-hatır,
Vücûduyla bu havzın iftihar etsin bütün sancak.
Sudan zannetme Eşref, geldi bal, tatlandı tarihi:
Bu fıskıyye yapıldı Kışla meydanında pek parlak.


Saat Kulesi o tarihten sonra İzmir’in hiç tartışmasız bir numaralı simgesi olur. Ancak kule, günümüze kadar çeşitli sıkıntılar da yaşar. Bunların belki de en önemlisi yapılışından hemen sonradır. 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanı her yerde ve özellikle İstanbul, İzmir, Selanik gibi büyük şehirlerde büyük gösterilerle kutlanır. İzmir’de de bu tür gösteriler düzenlenir tüm gün ve gece süren şenlik özellikle Frenk Mahallesi’nde adeta bir karnavala dönüşür. İşte o gün birçok insan -biraz da kışkırtılarak- Hükümet Meydanı’nda toplanır. Hürriyetin ilanı nedeniyle taşkınca sevinç gösterileri yapmakta ve saray yönetimi aleyhine atıp tutmaktadırlar. Derken birisi Saat Kulesi’ni işaret ederek “Bunu Abdülhamid için yaptılar. Daha ne duruyorsunuz?” diye bağırır ve çevresindeki bulduğu taşı kuleye fırlatır. Derken diğerleri de bu eyleme katılır. Çok geçmeden de nereden buldularsa, kazma-kürek gibi aletler de ortaya çıkar. Tam bu sırada Hükümet Konağı’nı bekleyen küçük birlikteki erler gözü dönmüş bu guruba müdahale eder. Çevrede bulunan bazı kimselerin de uyarıcı konuşmalar yaparak müdahale etmesiyle taşkın kalabalık dağılır ve Saat Kulesi de kurtularak günümüze ulaşır.

Yazıtı olmayan kulenin yapılışında üzerinde bulunan ikişer adet Abdülhamit tuğrası ile Osmanlı devleti arması 15 Haziran 1927 tarih ve 1057 sayılı “Milli ve Resmi Binalarda Bulunan Tuğra ve Methiyelerin Kaldırılması” ile ilgili kanun gereğince kaldırılıp yerlerine dört tane kabartma ay – yıldız yapılır. 1929 ve 1974 yılı depremlerinde yıkılan, kulenin en üstteki bölümü iki hasarda da onarım görür. Son depremde çalışmaz hale gelen çanı daha sonra onarılır ve çan yeniden ses vermeye başlar.

Cumhuriyetle birlikte İzmir’de üç sembolün yoğun olarak kullanıldığı görülür. Bunların ilki “lale”dir. Geçen yüzyılın sonlarına kadar Avrupalılar’ın ülkemizden gizlice götürdükleri şeylerden biri de lale soğanıdır. Özellikle Aydın (İzmir) Vilayeti’nin Manisa Sancağı’ndan yoğun olarak kaçırılan bu soğanlar günümüzde Hollanda’nın dünyanın bir numaralı lale üreticisi olmasını sağlar. Günümüzde hem İzmir Büyükşehir Belediyesi hem de Konak Belediyesi logolarında bulunan lale sembolü işte buradan gelir. Laleden de çok kullanılan bir sembol; “Çatalkaya”dır. Tarih boyunca “Kız Memeleri”, “İkiz Tepeler”, “Kız Kardeşler” gibi birçok adla tanımlanan bu birleşik iki tepe hakkında söz etmeyen gezgin neredeyse yok gibidir. Ancak Saat Kulesi, bildiğimiz tüm sembollerden fazla rağbet görmüş ve özellikle son altmış yılda şehrin herkes tarafından kabul edilmiş simgesi haline gelmiştir.

İzmir ile ilgili araştırma çalışmalarına başladığım yıllarda okuduğum sayısız kaynaktan edindiğim bilgi ile İzmir Saat Kulesi’nin yüksekliğinin yirmibeş metre olduğunu düşünüyordum. Kule Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılına armağan olarak yapıldığı için bu bilgi çok da mantıklı geliyordu. Çünkü Sarı Kışla avlusundaki çeşme de yirmibeş çeşmeliydi. Ancak geçen zaman içinde “25 metre yükseklik” kavramına karşı içimde bir kuşku uyanmaya başladı. O kule yirmibeş metre ise daha uzun ve ince görünümlü olmalıydı. Çünkü aşağıdan baktığımızda yüksekliği asla yirmi beş metre gibi görünmüyordu.

O yıllarda teknolojik gelişme günümüzdeki gibi değildi. Üçgenin iç açıları hesabı yapılarak sonuca ulaşmak da pek olası değildi. Her ne kadar hemen yakındaki belediye sarayının katlarına çıkılarak yaklaşık bir tahminde bulunsam da, kesin ölçümü yapamıyordum. Bunun tek yolu vardı herhangi bir nedenle kuleye iskele kurulması. Böyle bir iş de en son 1974 depreminde yapılmıştı ve belki de yıllarca iskele kurulmayabilirdi. Sonunda teknoloji gelişip de lazer ölçme aletleri çıkınca, iş kolaylaştı. Kulenin çevresinde zeminde bir noktadan hem taban merkezine hem de tepe noktasına yapılacak bir ölçüm sonucu yükseklik kesin olarak hesaplanabilecekti.

Kaliteli bir ölçme aleti edinip, işlemi tamamlamaya kuleye gittiysem de kısa zamanda bu işin kalabalık saatlerde yapılamayacağını anladım. Uygun bir gece, sabaha karşı saatlerde meydana gidip, önceden hazırladığım ve aletin sabit durmasını sağlayacak minik bir rampayı zemine yerleştirip aletten çıkan kırmızı lazer ışığını kulenin tepesindeki aleme denk getirmeye çalışıyordum ki güvenlik güçleri olaya müdahale etti. Hükümet Konağı yanında nöbet bekleyen ekip, sabaha karşı bir saatte bir adamın yere uzanıp kuleyi kırmızı bir ışıkla taradığını görünce heyecanlanmış ve beni “suçüstü” yakalamak için koşup gelmişlerdi. Onlara ne yapmaya çalıştığımı biraz güç anlatabildim ama ikna olduktan sonra da yanımdan ayrılmayıp, lazeri sarsıntısız tutmama bile yardımcı oldular. Sonuç beni şaşırtmadı. Tahmin ettiğim gibi kule yirmibeş metre yükseklikte değildi. Neredeyse dört metre kadar kısaydı.

Öte yandan, kulenin ölçümlerini yaparken farklı açılardan çok sayıda fotoğraf çektim. Bu çekimler sırasında kulenin uzaktan fark edilmeyecek kadar yıprandığını gördüm. Kuledeki çatlaklar ve kırıklar her geçen gün artıyordu. Aradan geçen yüz yılda bordo renkli mermerler çevre kirlenmesinin etkisi ile beyazlaşmıştı. Elli yıl öncesine kadar fotoğraflarda koyu renk ve damarları ile dikkat çeken sebil sütunları renklerini yitirmişti. Hatta bu durum bazı kesimlerde “Saat Kulesi’nin sütunları ne zaman değiştirildi?” gibi tartışmalara da yol açmıştı. Oysa yıllarca kulenin yakınında akan trafikte oluşan egzos ve diğer atık gazlarla şehrin, yoğun hava kirliliği bir tür asit etkisi yaratarak renkleri yok etmişti. Yaşları uygun olanlar İzmir’de 70 ve 80’li yıllardaki hava kirliliğini mutlaka anımsayacaklardır. O kirlilik de bu yıpranmada etkili olmuştu. Bunların üstüne metro hattı hemen kulenin çok yakınından geçmekte ve her metro katarı geçişinde kule ciddi biçimde titreşim almaktadır. Bunun da çatlakları arttırmadığını söylemek herhalde olası değildir. Bu konuyu aynı dönemde İzmir Life dergisine yazdığım bir yazıda dile getirmiştim. İzmir Büyükşehir Belediyesi bir ara “Kule onarıma alınacak” diye bildirimlerde bulunduysa da sorun şu güne kadar çözümlenmemiştir.

Bu arada kule ile bu kadar ilgilenmişken, Sultan’a armağan edilen gümüş maketin de peşine düştüm. Bu maketin Topkapı Sarayı hazinesi arasında olması gerekiyordu. Bir yayında gördüğüm ve değerli dostum Sancar Maruflu’nun elindeki bir kutu içinde yine gümüş olduğunu düşündüğüm bir kule maketiyle çekilmiş fotoğrafı beni her ne kadar yanıltıp, o maketi de aldığım bilgi üzerine İZFAŞ’ta ve belediyede uzun zaman aradıysam da, sonunda rotayı yeniden İstanbul’a çevirdim. İlk gidişimde de Topkapı Saray Müzesi’nde, matbahlara yakın bir bölümde sergilenen, birçok gümüş eser arasında kulemizin ünlü maketini de gördüm. Ancak yanımda hem fotoğraf makinem, hem de çekim için alınmış bir izin yoktu. Uygun bir zamanda gelir fotoğraflarım diye düşünerek bir dönem için maketi fotoğraflamayı gündemimde geriye attım. Ancak düşündüğüm gibi olmadı. İstanbul’a uzun bir zaman gitme fırsatı bulamadım.

2000’li yılların başlarında gittiğimde ise maket en son gördüğüm bölümde yoktu. Matbah bölümünde de onarım vardı. O gün sarayda hangi görevliye sorduysam, maketin ne olduğunu bilen çıkmadı. İşte o gün işin ardına düşmeye karar verdim ve bu yazıya konu olan, on yıldan fazla sürecek olan serüven başladı.

İşe maketin nereye gittiğini öğrenmeye çalışmakla başladım. Görevli olduğum bir Istanbul turnesinde neredeyse tüm haftayı müzeye gidip gelerek geçirdim. Kimse kesin bir şey söylemiyordu ya da maketin ne olduğu ile ilgili bir bilgisi yoktu. İzmir’e bu konuda eli boş dönmüştüm. Şansa bakın ki, bir kaç ay sonra bir kez daha Istanbul görevim çıktı ve bu kez farklı kanallardan bilgi toplamaya çalıştım ve bu yöntem işe yaradı. Maketin depoya kaldırıldığını ve maketle ilgili olarak önemli bir araştırmacının çalışma hazırlığı içinde olduğu bilgisine ulaştım. Bu bilgi beni adeta hırslandırdı. Kulenin tarihçesi zaten her ayrıntısıyla biliniyordu ve bununla ilgili değerli araştırmalar zaten vardı ama maketin araştırılması bir yana asıl önemli olan maketi şöyle ayrıntılarıyla gösteren fotoğrafların hemen çekilmemiş olmasıydı.

Öncelikle Topkapı Sarayı Müzesi yönetimini ziyaret ederek, konuyla ilgili değerli uzmanlarla tanıştım. Onlarla uzun uzun söyleştik. Maket hakkında bir şirket dergisinde, saray saatleri ile ilgili bir yazıda, bizim kulenin maketindeki saatlerden de üç beş satırla, çok da doyurucu olmayan bir şekilde söz eden bir yazı çıktığını orada öğrendim. Sözü geçen dergi yazısından maketin sadece üst bölümünün renkli bir fotoğrafı da yer almaktaydı. O söyleşide makete ulaşmanın tek yolunun “Resmi kanallardan girişim” sonucu gerçekleşebileceğine de kanaat getirdim. İzmir’e döndükten sonra ilk yazıyı Müze yönetimine yazarak konuyu açıkladım ve fotoğraf çekimi için izin istedim. Kesin bir dille isteğimin kabul edilemeyeceğini belirten bir yanıt aldım. Bu yazışma ikna edici özellikler de eklenerek yaklaşık iki yıl boyunca birkaç kez yinelendi. Ancak sonuç değişmedi.

Kulvar değiştirmem gerektiği ortaya çıkmıştı. Ancak bir huyum vardır; bir işi gerçekleştirmeye çalışırken, o iş ile ilgili iradede bir direnme görürsem, işin üzerine gitmem. Daha uygun zamana bırakırım. Bu konuda da hemen bir başka girişimde bulunmadım. Bir yıl kadar bekledim. Yeni hedefim TBMM Başkanlığı idi. Ancak başta olumlu yaklaşmalarına karşın onlar da müzenin sorumlularının direncini kıramadılar ve o kanal da tıkandı. Yeni bir bekleyiş süreci sonrası bu kez merhabamın iyi olduğu bir milletvekili arkadaşımdan yardım istedim. Onun ricasıyla saray yönetiminde bu işlerin sorumlusu olan bir yönetici ile bir zaman sonra konferans telefon konuşması yaptık. Oldum olası telefon aracılığı ile bu tür ciddi konuların görüşülmesini pek istemem. Hele bir de dışarıda, çok da uygun olmayan bir ortamda isem. O gün de öyle oldu. Yönetici hanımefendi benim yapacağım çalışmanın heyecanını paylaşmak yerine “Fotoğraf çekmeyi ne kadar bildiğim” konusunu tartışmaya başlayınca karşılıklı gerginlik yaşandı ve telefonları sevimsiz duygularla kapattık. Gene bir bekleyiş sürecine girdim.

En son çalacağım kapı elbette benim de bir çalışanı olduğum Kültür ve Turizm Bakanlığı idi. Anca aynı dönemde Topkapı Sarayı yönetimi üst üste medyada haber olmaya başladı. Makam odasına taşınan sultan eşyaları vb. haberler yeni girişimde bulunmamı sürekli erteliyordu. Öte yandan bir başka sıkıntı da saraya “Başkan” sıfatı ile atanan ünlü bir tarihçimizin de yönetim ile basına kadar yansıyan sürtüşmeleriydi. Derken saray yönetiminde bazı değişiklikler oldu ve ortalık durularak sessizleşti.

Yeniden harekete geçtim. Bu kez hedef bakanlık aracılığı hatta gerekirse talimatıyla izin almaktı. Ancak müze direniyordu. Bu nedenle işi en tepeden bitirmek tek seçenek olarak kalmıştı. Müzenin hazinenin bir parçasını korumakla ilgili titizliğini anlıyordum ama sonuçta çalışma da özel olacaktı. Uzun uğraşların, araya giren dostların ve ne yapılacağını kavrayarak destek çıkan üst düzey bürokrasinin çabasıyla sonuçta izin çıktı. Gene de fotoğrafların benim dışımda bir profesyonel tarafından çekilmesinde ısrarcıydılar. Ancak bu kez kendimi anlatmayı başardım. Üç göbek önceki aile büyüklerinden biri bu ülkenin ilk Müslüman fotoğrafçısı olan ve ailesinin bir kanadı yüz yirmi yıldır fotoğrafçılıkla uğraşan, yazdığı tüm kitapları kendi fotoğraflayan, İzmir’de ilk dijital fotoğraf sergisi açan bir araştırmacının bu çalışmada da fotoğrafları kendisinin çekmesinin doğruluğuna ikna oldular ve Topkapı Sarayı Müzesi’nin ziyaretçiye kapalı olduğu bir Salı gününe randevu verildi.

O gün benim için çok heyecan vericiydi. Bir taşla iki kuş vuruyordum. Hem onca yıl ardında koştuğum maket ile buluşacak hem de ziyaretçi olmadığı için bomboş sarayı bir başka gözle fotoğraflayacaktım. İdari bölüme vardığımda beni özel bir odaya aldılar. Oda, saray hazinelerinin bakım ve temizliğinin yapıldığı bir yerdi. Maketi tek bir açıdan çekebileceğimi, odayı kesinlikle fotoğraflamamam gerektiğini söylediler. Ayrıca maketin yanında kendim de fotoğraf çekemeyecektim.

Onu, ortadaki masanın üzerinde gördüm. Hem ağır hem de çok değerli olması nedeniyle odaya ancak iki kişi taşıyarak getirebilmişler. Çok güzeldi. Adeta insanın soluğunu kesiyordu. Ona bakarken, hem Saat Kulesi’nin hem de o maketin yukarıda anlattığım geçmişini adeta bir kez daha yaşadım. İstanbul’da hayat bulduktan sonra İzmir’e sadece bir kez gelen ve daha sonra Yıldız Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na uzanan bir serüvenle, depolarda geçen yüz on yıldan fazla yaşanmışlığın izlerini taşıyan bir şaheserdi. Tahminimden daha da kararmış buldum. Ama 900 ayar gümüşün yılların iziyle kararması, maketteki ayrıntıları daha boyutlandırmış, daha etkileyici yapmıştı. Bir yandan sehpayı kuruyor, diğer yandan nasıl çekim yapmam gerektiğini planlıyordum. Maketin sevdasına kapılıp, bu işin ardına düşüşümün üzerinden tam on dört yıl geçmişti. O güzelliğin karşısına on dört yıl sonunda çıkabilmiştim.

Önce genel çekimleri yaptım. Kameranın yerini değiştiremeyeceğim için izin alarak kuleyi kuru bir kumaş parçası aracılığı ile sadece taban kenarından tutup masada çevirebildim. Doğal olarak elle temas edilmesini istemiyorlardı. Dört yüzden de genel çekim tamamlanınca bu kez her yüzdeki ayrıntıları çekmeye başladım. Sebiller, çeşmeler, minik kubbeler, kapılar, balkonlar, arma ve tuğralar, tüm işlemeler ayrıntılarıyla karşımdaydı.

Bu arada dört cephedeki, İsviçre saatleri de çok hoş duruyordu. Saatlerden iki tanesinde romen ikisinde ise eski yazı rakamların bulunduğu kadranlar vardı. Akrep ve yelkovanların zarif işçiliklerinden, ne kadar değerli saat oldukları da anlaşılmaktaydı. Bu arada kule gövdesinin hemen saatlerin altına gelen bölümlerinde, her bir yüzde bir tane olmak üzere, iki adet Osmanlı Devleti amblemi ile iki adet Abdülhamit tuğrası bulunmaktaydı. Makette, sayıları fazla olmayan nar çiçeğini andırır renkli, boncuk görünümündeki taşların dışında fazla mücevher görmedim. Ancak çok fazla renklere sahip sedefler hoş bir görüntü veriyordu.

Zinguilli ustanın merdivenlere kazıdığı adresi ve adının dışında gümüşün dokuzyüz ayar olduğunu belirten damga da dikkat çekiyordu. Derken kulenin tabandaki giriş kapısının üzerinde, yeşil sedef bir çerçeve zemin üzerine altınla işlenmiş eski harfli bir yazı dikkatimi çekti. Daha sonra konusunda uzman olan dostlardan rica ettiğimde; yazıyı “Fahrü’s-selatin-i izam Sultan Abdülhamit Han-ı sanî Efendimiz hazretlerinin cülûs-ı hümayunlarının yirmi beşinci sene-i devriyesini müzekkir olmak üzere İzmir şehrinde inşa olunan şadrevanlı saat kulesinin atebe-i seniyye-i cenab-ı mülûkaneye takdim kılınan temsil-i mücessemidir. Sene 1318” olarak okudular. Bu ya da başka bir yazı İzmir’deki kulede bulunmamaktadır.

Maketin fotoğraflarını çekerken dikkat ettiğim özelliklerden biri de kullanılan renklerin tamamının solmamış olmasıydı. İzmir’deki aslının tüm renkleri yok olmuşken, maketteki renkler yüz yıldan fazla zamandır solmadan durmaktaydılar.

Maketin dört basamaklı merdivenlerindeki yazıları incelediğimde, en alt basamağın sol bölümünde boydan boya “Anc Mr Mon Vartan” yazısından sonra daha büyük ve süslü harflerle “B. et J. Zinguilli” yazıp “Joailliers” sözcüğü ile devam ediyordu. Vartan, Zinguilli ustanın birçok eseri birlikte ürettikleri ortağının adıydı.

Orta bölümde ise maketin yapıldığı Zinguilli’nin dükkanının adresi “6 de Rue De Pera” yazısı ve hemen sağ bölümde yer alan “Constantinople” sözcüğü ile belirtiliyordu. Onun da sağında ise el yazısı ile plan ve çizimle ilgili “di aprés les plans et dessins” ifadesi vardı.

Kuleye girişin önüne denk gelen basamakların üstten ikincisinde ise “Argt. 1000 & 900/1000” yazdığı görülüyor. Gümüş yumuşak bir metal olduğundan, çeşitli eşya, süsleme ya da takılarda bakır ile karıştırılıp kullanılır. Saf gümüş 1000 değeri ile ifade olunur. 900 ayar bir gümüşte ise yüzde on bakır alaşım var demektir.

Çekim sırasında ara ara yaptığımız sohbette bu güne kadar fazla alıcı gözle bakmadıkları maketi çok beğendiklerini ve kararmış gümüşü temizleyip parlattıktan sonra sergilemeye alacaklarını söylediler. Ancak sonraki gelişmelerde bu temizleme işleminden vaz geçildiğini öğrendim. O kadar ince işçiliğe sahip zarif bir eserin üzerindeki yüz yılı aşmış kararmayı temizlemek herhalde türlü sorunlar çıkarabilecekti. Ayrıca makette oluşan siyah renkli görüntü eseri bana göre daha göz alıcı yapıyordu.

Bir zaman sonra, Topkapı Sarayı Müzesi’nin ikinci avlusunda yer alan Divit Odası’nda, dünyanın sayılı mekanik saat koleksiyonlarından birinin sürekli sergi olarak ziyarete açıldığını öğrendim. Bir saatçilik şirketinin sponsorluğunda gerçekleşen ve Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ile müze yönetimi, bölüm sorumluları ve mekanik saat ustalarının büyük emekleriyle hayata geçen proje ile dünyanın sayılı mekanik saat koleksiyonlarından olduğu halde o güne kadar fazla dikkat çekmeyen nadide saatler bir anlamda gün ışığına çıkıyordu. Dünyanın sayılı en gelişmiş mekanik saatlerinin yer aldığı koleksiyonda, Osmanlı Sarayı’nda 16. – 19. yüzyıllar arasında biriktirilmiş olan ve Avrupa’nın dört bir yanından çoğu diplomatik hediye olarak gelen birbirinden değerli saatlerin yanı sıra, ustalık örneği Türk saatlerinden oluşan 380’e yakın eser sergileniyordu.

Özellikle bu sergiyi görmek için önceki yıl bir kez daha gittiğim müzenin seksiyon girişindeki cam bölmenin ardında saat kulemizin çok değerli maketi ile de bir kez daha karşılaşmak beni çok mutlu etti. O gün karşılaştığımızda makete gülümseyerek bakarken hem onu hem de İzmir’imizin sembolü kuleyi yaratanları sevgi ile selamladım.